Kalem Güzeli

Türk-İslam Sanatları

'Hafız Osman' ile ilgili yazılar


Hilye-i Şerife

“Süs, ziynet, cevher, güzel sıfatlar, güzel yüz” gibi anlamları olan “hilye” hat sanatımızda belirli bir muhtevası olan ve kendine özgü bir kalıpta yazılan eser türüdür. “Hilye-i Şerife”, “Hilye-i Saadet” ya da “Hilye-i Nebevî” gibi isimlerle de anılan hilye, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in fizikî özelliklerinin, karakterinin, beşerî ve ahlakî özelliklerinin belirli bir tertipte yazıldığı hat eserleridir. Hilye, şemâil-i şerîfin (Peygamber (sav)’in beşeri ve fiziki özelliklerinin sahabe diliyle anlatıldığı rivayetler) hüsn-ü hatta bürünmüş şeklidir. Hilye, Peygamber (sav)’in müstesna özelliklerinin, harflerin müthiş estetiği ile gözümüze, gönlümüze yansımasıdır.

Yazının Devamı »

Hattat Hâfız Osman

Aklâm-ı sittede çığır açmış, müstesnâ şahsiyetlerden biri olan Hâfız Osman 1052/1642’de İstanbul’da dünyâya geldi. Küçük yaşta hıfzını tamamlamış bu sebeple de Hâfız Osman diye anılmış ve meşhur olmuştur.

Yazı öğrenimine Şeyh mektebinin ünlü hattatlarından Büyük Derviş Ali’den aklâm-ı sitteyi meşk ederek başladı. Fakat hocası onu yaşlılığı sebebiyle talebesi Suyolcuzâde Mustafa Eyyûbî’ye gönderdi. Bir müddet Eyyûbî’nin derslerine devam ederek hat öğrenimini tamamladı ve on sekiz yaşında icâzet aldı. Yazıda elde ettiği bu seviyeyi yeterli bulmayan Hâfız Osman, Şeyh yolunun en kudretli hattatı Nefeszâde İsmâil Efendi’den aklâm-ı sitteyi yeniden meşk ederek Şeyh tavrının inceliklerini öğrendi. Bu arada üslûbuna kaynak olarak aldığı Şeyh murakka’larını tetkikle bilgi ve hünerini geliştirdi. Devrinin kudretli bir hattatı olarak temâyüz etti. Hâfız Osman, ekser mesâîsini yazıya hasrederdi. Hattâ 1083/1672’de Mısır, 1087/1677’de hac yolculuğu esnasında bile melekesini kaybetmemek için fırsat buldukça yazdığı, günümüze ulaşan karalama ve cüz örneklerinden anlaşılmaktadır.

Yazının Devamı »

Türk Mûsikisinde Taksim

Taksim’in varlığı da, mutlaka, gazel gibi çok eskilere dayanmaktadır. Ama, bu konudaki ilk bulguyu, varsayımsal da olsa, 10. y. y. ’da buluyoruz. 870-950 yılları arasında yaşamış Farâbi’nin, çalgısıyla, zaman zaman dinleyenleri güldürdüğü, zaman zaman ağlattığı ve zaman zaman da uyuttuğu bilinmektedir.

Kuşkusuz ki, Farâbi’nin çalgısıyla yaptığı bugün TAKSİM adını verdiğimiz çalgısal türün dinletilmesinden başka bir şey değildir.

15. y. y. ’dan sonra ise, çalgısal taksimle ilgili elimizde çok belge bulunmaktadır. Sözgelimi, taksim karşılığı olarak kullanıldığına inanılan nehavt terimini, Yûnus Emre’nin(1240-1320)dışında Ali Şah(15 y. y. )da kullanmış, yine 15 y. y. kuramcılarından Kırşehirli Yusuf ve Seydî tarafından makam gösterme olarak belirtilmiş ve 17. y. y. ’dan başlamak üzere de, taksim terimi , çalgısal bir tür adı olarak müzik dilimize yerleşmiştir.

Yazının Devamı »

Page 2 of 2
1 2

« Önceki Sayfa